Kimler oynamalı
- Lovecraft severler
- Bolca diyaloglardan ve deteflikten hoşlananlar
Kimler uzak durmalı
- Açık dünya aksiyon oyunu isteyenler
- GTAV, RDR 2 ayarında açık dünya bekleyenler
- Tekrar tekrar aynı ortamları görmekten sıkılanlar
Depresyon ve çaresizlik. Çürümüşlük ve yozlaşma. Oakmont’a hoşgeldiniz.
Peşin peşin söyleyeyim, zorlukların üstesinden gelip mutlu sona ulaşmanın tatmini yaşamak istiyorsanız bu oyun size göre değil. Oyunun sonunda Cthulhu ile teke tek kapışıp kaya yumruklama suretiyle kendisini aktif volkanın ortasına atmayı bekliyorsanız da hayal kırıklığına uğrayacaksınz. Zira Cthulhu mitosu ve kozmik korku böyle bir şey değil. Cthulhu mitosu asla uyanamadığınız bir kabusta sıkışıp kalmak ile ilgilidir. İnsanlığın evrendeki rolünün ve öneminin bir toz parçasından farksız olduğunu anlatır. The Sinking City ise bunu yansıtabilmiş nadir oyunlardan birisi.
Deliliğin sularında
Özel detektif Charles W. Reed bir anda başlayan kabuslarının ve açıklayamadığı önsezilerinin kaynağını araştırmaktadır. Araştırmalarının sonucunda yolu Oakmond’a düşer. Bizim maceramız da Reed’in yolculuk ettiği tekneden inip Oakmond’a ayak bastığı an başlar.
Oyunun isminden tahmin edebileceğiniz gibi Oakmond’a sel basmış ve şehrin yarısı sular altında kalmıştır. Şehirden çıkmak neredeyse imkansız bir hale gelmiştir. Dünyanın sonunu ilk sıradan izleyen Oakmond’un sakinleri ise kaderlerini kabullenmişlerdir. Büyük ailelerin güç kavgaları, ırkçılık, cinayetler ve envayi çeşit sapkınlıklar hiçbir şey olmamışçasına devam etmektedirler. Oakmond’ta bir detektifin ilgilenebileceği işlerin sonu yok anlayacağınız.
Daha otele yerleşmeden çözmemiz gereken ilk dava ile karşılaşıyoruz: büyük ailelerin reislerinden Robert Throgmorton’un organize ettiği keşif gezisinin başına kötü bir şeyler gelmiş ve oğlu Albert kaybolmuştur. Polisten pek umutlu olmayan Robert Albert’i bulmamızı ister.
Charles Holmes? Sherlock Reed?
Eğitim görevi gören bu davada oyunun temel mekaniklerini öğreniyoruz. Olay mahalline gidip ipuçlarını topluyor ve tanıklarla konuşuyoruz. Bütün ipuçlarını topladıktan sonra öngörü güçlerimizi kullanarak geçmişi görüyor ve olayları sıraya koyuyoruz. Son olarak da ipuçları çıkarım tahtasında birleştiriyor ve bir sonuca varıyoruz.
Mekanikler bir yerlerden tanıdık gelmişse, okurken bir deja vu yaşamışsanız merak etmeyin, geleceği görmüyorsunuz. Özünde The Sinking City, Sherlock Holmes: Chapter One‘ın öz abisi. Hatta Chapter One, The Sinking City’nin Sherlock Holmes temalısı diyebilirim.
Chapter One’ı oynarken güneşli Akdeniz adası Sherlock Holmes için garip bir ortam gibi hissetmiştim. Neticede ünlü detektif, yağmurlu ve puslu Londra’nın en az Big Ben gibi önemli bir parçası. Ama The Sinking City’yi gördükten sonra geliştiricilerin yağmurdan, puslu havlardan bunaldıklarını ve mümkün olduğu kadar cicili bicili, güneşli bir şeyler yapmak istediklerini anlıyorum. Bu anlamda Sherlock Holmes: Chapter One ve The Sinking City bir madalyonun iki yüzü gibi. Aynı ama bir o kadar da farklılar.
Batan şehrin açık dünyası
Chapter One’ı oynayanlarınız hali ile bir açık dünya bekliyorlardır. The Sinking City bu beklentilerinizi %100 karşılayacaktır. İçinde kaybolacak kadar olmasa da Oakmond yeterince büyük ve açık bir şehir. Ama Cordona’dan farklı olarak her yere yaya ulaşmamız mümkün değil. Su altında kalan sokaklardan bir bot aracılığı ile geçiyorsunuz. Dilerseniz yüzmeyi de deneyebilirsiniz tabii, ancak kısa bir süre içinde su altında yaşayan öcüler bacaklarınızı kapacaklardır. Oyunun başlarında bot tekdüzeliği biraz kırsa da yürümekten tek farkının daha yavaş olması olduğunu fark ettiğiniz anda can sıkmaya başlıyor.
AAA oyunlarındaki kocaman ve detaylı açık dünyalara alışmış olanların canını sıkacak başka bir konu da binaların içleri. Frogwares toplam 4-5 farklı bina içi modelleyip şehrin dört bir yanına serpiştirmiş. Açıkçası bu durum beni çok rahatsız etmedi. Yol bulma ya da saklanma gibi mekanikler yok; binalar sadece bir dekor görevi görüyor. İçeri giriyoruz, olay mahallini araştırıp arada bir çatışıyor ve çıkıyoruz. Şahsen binaların kendilerinden çok içerideki insanlarla ve hikayelerle ilgilendim.
Önce ateş et, sonra soru sor
Çatışma dedim diye konuşmayı silahlarına bırakmayı tercih eden oyuncular heyecanlanmasın. Çatışma mekanikleri düzgün çalışsa ve vuruş hissi tok olsa da, bu bir aksiyon oyunu değil. Mecbur kalmadıkça çatışmalardan kaçmak çoğunlukla daha mantıklı ve kolay.
Her şeyden önce mermi sayınız bir hayli düşük. Özellikle oyunun başlarında zorlanmanız olası. Elinizdeki kürek ile düşmanların ağzına vurmaya alışınca biraz rahatlayacaksınız. Zamanla silahlarınızı geliştirecek, çevreden kaynak toplamaya alışacaksınız. O zaman düşmanların ortasına Doom Slayer misali dalabileceksiniz. Ama dalmanın çok anlamlı olmadığını göreceksiniz. Mesela haritada gezerken barikatlar ve duvarlarla ayrılmış, düşmanların olduğu bölgelere denk geleceksiniz. Buraları istediğiniz kadar temizlemeye çalışabilirsiniz. Ancak bölgeyi terk edince aynı düşmanlar geri geleceklerdir. Bir iki büyük abi haricinde oyunda birkaç tip düşman var. O yüzden çok özel taktikler geliştirmenize gerek yok, çatışmalar hep aynı oluyorlar.
İki kötülük arasında seçim yapmak
Açık dünyada gezmeyi ve çatışmaları bu kadar eleştirdim ama oyunun kötü olduğunu anlatmaya çalışmıyorum. Sadece Frogwares’ın odağı bunlar değildi. The Sinking City’nin asıl olayı hikayesi, karakterleri ve vermemiz gereken kararlar.
Oakmond’luların korkunç yaşam koşullarını benimseyip normalleştirmesini görünce insan bir kültür şokuna uğruyor zaten. Üstüne bir de birbirinden kötü seçenekler arasında seçim yapmak durumunda kalınca fenalıklar basıyor. Ama iyi anlamda fenalıklar basıyor. Bir Lovecraft eserinde dağ bayır koşturup çiçek böcek koklamayı beklemiyorsunuz, değil mi?
Sürprizleri kaçırmak istemediğim için ayrıntı vermeyeceğim ama karar vermeden önce sık sık ara verip çay içmeye çıkıyor, eşime danışıyordum. Ciddi ciddi düşündürüyor yani. En son Deus Ex‘in sonundaki seçimi yapmadan önce ara verip bu kadar çok düşündüğümü hatırlıyorum.
Sonuç
Özetle The Sinking City olmuş arkadaşlar. Beklentilerini doğru ayarlayan Lovecraft severler The Sinking City’nin başından tatmin olmuş bir şekilde kalkacaklardır. Yeter ki bir GTA açık dünyası, bir Expedition 33 animasyonu beklemeyin. Hazır ikincisi de yoldayken gömün gitsin.